15 Haziran 2010 Salı

Omuz atıp kırılmaz o kapı öyle!

Saçma salak şeyler düşünüyorum bazen.

Az önce annem geldi eve, bayılmış. Komşu getirdi. Gerçi kötü görünmüyordu da, duşa girdi hemen. Güneş yedi herhalde.

Şey geldi aklıma, şimdi bu duştayken bayılsa, kapıyı açmam gerekecek. Açmam da değil, kırmam gerekecek, çünkü kilitli olacak kapı. Kapı nasıl kırılır ki? Abansam, vursam, kalın da kapı, kilitler çok sağlam olmasa da hayvan gibi beton var. Oysa filmlerde ne kadar kolay açıyorlar öyle kapıları. Adam omuz atıyor, tak kapı açık.
Sonra da hayat neden filmlerdeki gibi olmuyor. Olmaz tabii. Sen kapıyı öyle tak omuz atıp açabiliyor musun?

Sonra da aklıma şu geldi. Ölüyorum buna.


Amcam nasıl deşarj olmuştur ya, boşalmıştır adeta. 
Ben de yapmak istiyorum!

Marylin Monroe ağlasa keşke hep.


Marilyn Monroe hep ağlasın istiyorum ben mesela.
Sadistçe bir yaklaşım olduğunun farkındayım, ama düşündüğüm bu ve aslında sadistçe olmaktan uzak.

Marilyn Monroe'ya öyle özel bir ilgi duymadım, ergenliğin son demlerini yaşayan her hatun gibi. Fotoğraflarına falan baktım, hayatını okudum, öyle çok ilgi çekici bir yanı yok benim için. Ama fotoğraflarına bakınca şeyi düşündüm. Marilyn Monroe sanki hep ağlamalıymış gibi.

Çünkü mutlu olduğu, kahkaha attığı fotoğrafları samimiyetten çok uzak gibi.
Ama ağladığı fotoğraflara, donuk baktığı fotoğraflara falan bakınca, bir içtenlik hissediyorsun. O bence çok acı çeken bir kadın. Hakkında çok fazla şey bilmiyorum ama, fotoğraflarından çıkardığım sonuç bu. Çünkü bu üzgün rol ona fevkalade yakışıyor. İçinden gelen bir şey olmalı. Hakikaten hissettiği bir şey. Hatta bu anlarda rol yapmıyor olmalı.

O fotoğrafları çektirdiğinde ne düşünmüştür bilmiyorum. Ama eminim çok acıklıdır.
Marilyn Monroe'ya karşı bir duygu besleyeceksem eğer, özeneceksem eğer, bu içtenliği, bu üzgünlüğü içindir.

İnsan sevgisi bana onun da gülmeye ihtiyacı olduğunu, onun da gülmesi, mutlu olması gerektiğini söylese de, o üzgün daha güzel sanki hep.

Sanki ölmemiş gibi de konuşuyorum ya böyle...


Acaba 40-50 yaşlarında nasıl olurdu Marilyn Monroe ya?

14 Haziran 2010 Pazartesi

Limonları tuzlasak yeter.


Resmi gördüğümde bunu bir şekilde kullanmam gerektiğini biliyordum. Aslında ancak şu an algılayabiliyorum.
O kadar limonu taşıyacak bir tek ben olabilirim çünkü.
Çünkü ben limon yemeği severim. Hatta suratını ekşiten birini sinir etmek istiyorsanız seve seve gönüllü olabilirim, öyle de piçim işte. Tek bir şartım var ama, tuz olacak.
Tekila olmasa da olur.
Zaten ben uzun süre kafam güzel gezemem.
Çok içmem gerekir, hem de geçer hemen. Çok çok içersem de kusarım, o zaman bir daha içki içemem.

Ben o kız olamam, ama bana limonları verin.
Tuz da olsun lütfen.

En azından fabl kahramanı olabilirim.

Kısacık da olsa, hayatım boyunca hep önemli biri olmak istedim ben. Özel olduğuma inanmak istedim.
Kandırdım da kendimi. Ama kendini kandırmak yetmiyordu hiçbir zaman, insanları da kandırabilmek istedim. Ama insanlar bana kıçlarıyla gülüyordu her seferinde.
Belki abuk sabuk düşüncelerim vardı, ama dinletecek kimse bulamadım. Bunları bir filozof edasıyla düşünebilmiş olmayı düşlerdim hep. Kendimi çok zeki, görünmeyeni görebilen sanırdım. Bir Jokerdim. Aslında burada tevazu da gösteriyordum hep bir şekilde. Üstelik öyle bir tevazu ki, bunları kendime bile ancak şu an itiraf edebilecek kadar. O yüzden hep Joker değil de, Kupa Ası olduğumu düşünürdüm. Jokerden sonra bir şeylerin çakmaya başlayan tek iskambil kağıdı.

Bazen bir film kahramanı gibi olmak isterdim. Öyle destansı bir hayata sahip olmak. Bir Amelie olmayı kim istemezdi mesela?


Saçımı onun gibi kestirsem bile o olamayacağım, insanların öylesine özendiği bir hayata sahip olamayacağımı biliyorum.
Hem benim saçlarım kıvırcık zaten.

Belki kısa film karakteri olurum diye düşündüm sonra. Ama hakikaten şu kısacık hayatımda bir kısa film kadar vurucu olabilecek miydim? Kısa film kahramanı olmak çok daha iddialı.

Ben de durdum bir anda, fabl kahramanıyım dedim. Üzerinde hiç düşünmemiştim. Sonra kılıf uydurmaya çalıştım buna, çünkü ben her zaman öyle yaparım. Aklıma birden düşüveren bir şeye kılıf uydururum. Düşündüm, madem dedim film kahramanı falan olamıyorum, o zaman şu hazin hayatımla fabl gibi ders vermiş olayım. Saçma sapan mesajlar, dersler vermeyeceğim elbette. Yaşıyorum sadece. Fabl kahramanı gibi.




Ben Freud'a hep saygı duydum mesela. (Konuya dan diye atlamaya bak.) Nietzsche'yiyse hiç anlayamıyorum.
Freud'un süperegosunun bana bunları yaptırdığını biliyorum. (Cümleye bak, sanki Freud'un benliğinde yaşıyorum.) Bundan kurtulmanın bir yolu gibi baktım bir şeyler yazmaya. Madem kimseyle konuşamıyorum, madem kendimle bile konuşamıyorum; o zaman bu internet sayfasıyla konuşayım dedim. 

Artık iplerin koptuğu yerdeyim sanki. Hiçbir şey umrumda değil ve her şey değişecek gibi.

Ama ben biliyorum ki bu da her zamanki gibi aptalca bir yanılsamam. 
Gideyim.